Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
Aktivasyon mailiniz gelmediyse buraya tıklayın.
Bulutsuzluk Özlemi Bilgi Paylaşım Forumu
Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: 8 kasım 2006 - mardav gazete röportajı  (Okunma Sayısı 286 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
puratu
Global Moderator
B.Ö Üye ****
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 485



« : 19 Eylül 2007 16:22:35 »

Bir Mimarın "Bulutsuzluk Özlemi"

Müzik ve mimarlık gibi incelik gerektiren iki işi birlikte yürütüyor Nejat Yavaşoğulları. Üstelik, her ikisinde de özgün ve yaratıcı olmayı başarıyor. Yavaşoğulları`yla hâlâ ayrım yapamadığı bu iki uğraşısı ile Rock`ın tarihçesi ve sanat üstüne söyleştik.

Dünyada genel olarak sanatın öldüğü ya da yozlaştığı; bir anda tüketilecek, ışık, sözcük, renk ve melodi oyunlarına dönüştüğü, insan duygularını ifade etmekten ve zenginleştirmekten uzaklaştığı söyleniyor. Buna katılıyor musunuz?

- Her kuşak, sonraki kuşağı bu şekilde nitelemiştir. Yani yeni sanat akımlarının, sanattan uzaklaştığı söylenmiştir. Ancak ben, bunun bir yanılsama olduğuna inanıyorum ve sanatın genel olarak hep daha iyiye gittiği kanısındayım.

Rock müziğinin özünde başkaldırı var, ama artık 60'lı ve 70'li yıllardaki siyasal heyecan yok. 80'lerden başlayarak, depolitizasyon süreci tüm dünyayı etkiledi. Bu açıdan bakarsak, dünyada ve Türkiye'de, Rock'un bu muhalif yapısının devam etmesi mümkün mü? Yeni problemleri yeterince ortaya koyabiliyor mu bu müzik? Yoksa geriye sadece biçimsel yanı mı kaldı?

-Geçenlerde New York Times'ta da bu vurguyu yapan bir yazı yayınlanmış. Bu yazıyla ilişkili olarak, beni de aradılar. Yazıyı yazan kişi, şimdiki Rock gruplarının çoğunu Rock'ın dışında bırakarak, sadece U2 ve Nirvana'yı gerçek Rock grubu sayıyormuş. Yazıyı Türkiye için uyarlayan arkadaşlar da, eskilerden Bulutsuzluk Özlemi, yenilerden de Duman'ın yaptığı müziği gerçek Rock müziği olarak göstermişler. Gerçekten Rock, başlangıçta, birkaç kişinin kendileri için alternatif bir müzik yapma hevesinden oluşmuştu. Bu haliyle, müzik yapma biçimine de, toplumsal yapıya da alternatif oluşturuyordu. Çok az kişi tarafından yapılan ve çok az dinleyicisi olan bu müzik, giderek Led Zeppelin ve Pink Floyd gibi gruplarla teknik bir yetkinliğe ulaşınca, geniş kitlelere satılabilecek bir malzeme olarak da dikkat çekti. Ancak müzik yapımcılarının Rock'ı geniş kitlelere beğendirmek için uyguladıkları popülist yöntemler, Rock müziğini alternatif ve özgün olmaktan uzaklaştırdı. Aynı süreç, Türkiye'de de yaşandı. Deyim yerindeyse, Rock müziği, satışa uygun biçimde "terbiye edildi". Fakat bunun dışında yer alan gruplar hâlen ülkemizde ve dünyada varlığını sürdürüyor. Böyle "terbiye edilmiş" Rock müziğine karşın, 'Barışarock' ismiyle yapılan etkinliğe yüzlerce Rock grubu katılmak için başvuruyor, bu ivmenin de giderek arttığını görüyoruz...

Sanat müziği - popüler müzik ayrımı yapıyor musunuz? Sizce Rock hangisi?

- Sanatı tekniklerine ve yöntemine göre ayırmayıp, bir bütün olarak görmekten yanayım. Çünkü, sanatın her düzeyi, ya da her akım, bir şekilde insan duygularını kavramayı ve estetik bir ürün oluşturmayı başarabilir. Örneğin, sadece 12 nota bilen Aşık Veysel, kendi tarzı içinde, "Benim sadık yarim kara topraktır" diyerek, özgün bir estetik yaratabilmiştir. Kanımca entelektüel bir sanatçı, sanatın tüm tekniklerinden yararlanmasını bilmelidir. Ben soruna daha çok, para kazanmayı amaç edinerek, sanatın popülerleştirilip, özgünlüğünün kaybolması açısından bakıyorum. Başka bir deyişle, para kazanmak sanatçının temel amacı olmamalı. Çünkü o zaman sanat niteliğini kaybediyor. Öte yandan, kimi zaman, popüler sanat ürünleri içinden de, çok iyi melodiler çıkabiliyor. Sözlerle iyi uyuşabilen melodilerin kolay çıkmadığını düşünürsek, bu kazanımı da göz ardı etmemek gerekir. Örneğin Samanyolu şarkısı hepimizin sevdiği, içtenlikli bir pop çalışmasıdır. Belli anlarda hep beraber söyleriz...

Mimarlıkla ilişkiniz ne boyutta?

Güzel Sanatlar'ın Mimarlık bölümünü bitirdikten sonra, bir süre hocalarım, Ersen Gürsel ve Mehmet Çubuk'un yanlarında çalıştım. Bir ara Cengiz Bektaş'la da birlikte çalıştım. Askere giderken, mimarlıkla mı yoksa müzikle mi uğraşacağımı hâlâ bilmiyordum. Sonra, ikisini de yapmaya karar verdim. Hem bir mimarlık bürosunda çalışıyor, hem de tiyatro müzikleri yapıyordum. Ancak bu ikisini yürütmek çok zor oldu. Örneğin bir yandan Ferhan Şensoy'un "Şahları da Vururlar" oyununda oynarken "Anna'nın 7 Ana Günahı" için müzik yapıyordum, öte yandan, mimarlık bürosundaki işlerimi yetiştirmeye çalışıyordum. Bu ikisini birlikte yürütürken sık sık zaman çakışmaları yaşanıyordu. 19:30'da müzik çalışmaları için tiyatroya gideceğimi söylemişim; oysa patron, "Gidemezsin, saat 22:00'ye kadar projeleri yetiştirelim, yarın teslim edeceğiz" diyordu. Bir yandan beni 20 kişi bekliyor, öte yandan, sorumluluk sahibi birisi olarak patronu da yüzüstü bırakmak istemediğim için, çok sıkıntılı anlar yaşıyordum. Böyle yürütemeyeceğimi anlayınca, ancak kendi işimin patronu olursam bu ikisini birlikte yürütürüm diyerek, restorasyon işleri yapmaya başladım. Böyle yaparak, bugün, iyi mi, yoksa kötü mü yaptığımı bilemiyorum. Tümüyle müzikle uğraşsaydım, belki şimdi yedi albümüm yerine 15 albümüm olabilirdi. Ya da tümüyle mimarlıkla uğraşsaydım; restorasyon işleri dışında, belki ses getiren büyük projelerde de imzam olurdu. Ancak hangisinin benim için daha iyi olabileceğini kestiremiyorum. Bunu söylemekle birlikte, şimdiki halimden de memnunum. Çünkü ben, hangi işi yaparsam yapayım, enerjimin son damlasına kadar, o işi en iyi şekilde yapmaya çalışırım. Bu özellik sayesinde, yaptığım işlerle bütünleşip, daha verimli olabiliyorum.

Mimarlığınız müziğinizi nasıl etkiliyor? Ya da ikisi birbirini nasıl etkiliyor? Müzik ile mimari arasında disiplin olarak benzerlikler var mı? Örneğin mimari, müzik kadar özgür bir alan değil, aralarındaki bu fark bir çelişki yaratıyor mu?

- Mimarlıkla müziğin birçok ortak yanı var bence. Ben, her ikisini de yaparken, bilinmeyen bir şeyle uğraştığımı düşünüyorum. Diyelim ki bir ilkokul yapacağım. Bunun nasıl bir okul olacağı belli değildir. Ya da yarın nasıl bir müzik yapacağımı şimdiden bilemem. Bu yüzden, her iki alanda da kendimi, bilinmeyenle uğraşan biri olarak düşünüyorum. Her ikisinde de parçaları, estetik bir şekilde birleştirip, özgün bir ürün ortaya koymak gerekiyor. Tabi ki müzik, mimariye göre daha özgür bir alan. Mimarlıkta, kendiniz dışında birçok olguya ve insana bağımlısınız. Örneğin bir duvar ustası ya da bir kamyon şoförü, sizin çalışmanızın akışını belirleyebiliyor. Türkiye'de insanlar, yaptıkları işe uygun eğitim formasyonundan geçmedikleri için, iş sürecinin uyum içinde organize edilmesi daha da zor oluyor.

Mimar ve müzisyen kimliğinizin dışında bir de siyasal kimliğiniz var. Greenpeace, insan hakları, sendikaların düzenlediği mitingler vs. Neler yapıyorsunuz? AB ile ilgili ne düşünüyorsunuz? AB'ye girmek zorunda mıyız? Neden?

- Ben siyasal kimliği ön planda olan birisi değilim. Ancak insanın çağından sorumluluk duyması gerektiğine inanıyorum. Kaldı ki hiçbir şey politika dışında değildir. İnsan sadece aşklarını bile anlatsa, politik bir tavır almış olur. Bu yüzden bugünkü geçerli birikimimize göre, dünyada yaşanan olaylara karşı, insani olandan yana tavır almamız gerektiği kanısındayım. Özellikle de, geniş kitleler tarafından dinlenen, onlar üzerinde etki bırakan biriyseniz, tutumlarınıza ve tavırlarınıza daha çok dikkat etmeniz gerekir. AB konusuna gelince; Türkiye'nin AB'li olduğu tartışılmaz bile. 500 yıl boyunca, Avrupa'nın toprakları üzerinde bulunmuş, savaş ilişkisi bile olsa, Avrupa devletleriyle kültürel alışveriş gerçekleştirmiş bir toplum olarak, zaten Avrupalı sayılırız. Tarihten gelen birikimlerimizin sayesinde, zorlansak da, İslam dini ile çağdaş toplum ilişkisini kurabilmiş bir ülkeyiz. Ancak, nasıl desem… Biraz, Avrupa'nın "dağlı" bir çocuğu gibiyiz. Böyle olmamız ya da böyle görünmemizde de temel etken, eğitim sorununu bir türlü çözememiş olmamız. Öyle ki hâlâ kişi başı eğitim süresi 3.7 yıl olan ve 11 yıllık temel eğitim sürecini başaramamış bir ülkeyiz. Bunları düşündükçe, Atatürk'e hayranlığım daha da pekişiyor. Onun dediklerini yapabilseydik, eğitim sorununu önemli ölçüde çözmüş olabilecektik.

Birkaç şeyi bir arada yapıyorsunuz: Müzik, mimari, sivil toplum etkinlikleri… 'Önce müzisyenim', ya da 'önce mimarım' gibi bir şey söyler misiniz, yoksa sizin için hepsi, bir bütünün aynı ağırlıktaki parçaları mı? Birinin, diğerini engellediği oluyor mu?

- Her ne kadar ikisinin birbirini engellemediğini düşünsem de, zaman zaman çok sıkışıyorum. Son tahlilde, müzikle ilişkimde kendimi daha etkili ifade edebildiğimden olsa gerek, müziği daha çok önemsediğimi söyleyebilirim.

Müzik en popüler sanat dalı. Yaptığınız şeyi pazara sürmeyi planladığınız anda, piyasa tarafından belirlenen birtakım koşullarla da ister istemez karşı karşıya geliyorsunuz. Kitle beğenisini dikkate alarak kendi kriterlerinizden ödün verdiğiniz oldu mu, yoksa her zaman bildiğinizi mi okudunuz?

- Her zaman kendi anlayışım doğrultusunda davranmak istesem de, itiraf etmek gerekir ki, bazen, "yaa! bu da tutulur" diyerek, popülist melodilere de yer verdiğimiz oluyor. Ama sonuç olarak kesinlikle bildiğimi okuduğumu söylemeliyim...

Mimar olarak nasıl bir konser salonunda konser vermek istersiniz?

- Temel olarak, akustiğinin iyi olmasını isterdim. Bunu sağlamak için, salonun zemini ve sahnesi tahta olmalı. Ve tavanı yüksek olmalı. Türkiye'de, hiç bu niteliklere uygun konser salonu yok. Açık hava olarak, Açık Hava Tiyatrosu'nu ayrıca Emek Sineması'nı kısmen iyi salonlar sayabiliriz. Biz genellikle spor salonlarında konser veriyoruz, ki bu salonların akustiği berbat düzeyde. Her kentte iyi kötü yapılan tek bir salon oluyor genelde "Atatürk Spor Salonu"... Kaçınılmaz olarak o kentteki tüm etkinliklerin yapılması gereken salon! Bu salonlarda, masraftan kısmak amacıyla, akustik için gerekli malzemeler ve unsurlar göz ardı edilmiştir. Devletin, sanatsal etkinliklere nasıl baktığını da gösteriyor bu durum bize. Ülkeye daha yararlı olması için, bu salonların çokamaçlı olarak planlanmış olması gerekiyor.

Sanırım çok geziyorsunuz. Bir mimar olarak, İstanbul'daki ve diğer kentlerdeki dokuyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

- Karadeniz bölgesi beni hayal kırıklığına uğrattı. Bu yaz Ayder yaylasına gittim. Orayı bile berbat etmişler. Nasıl İstanbul'da insanlar, 19. yüzyıl işçiliği üstüne, en adi beyaz fayansları yapıştırıp, kebapçı açıyorlarsa, aynı şey Karadeniz için de geçerli. Ancak Mardin'i ve Göreme'yi çok sevdim. Neyse ki oralar sit alanı ilan edilmiş de korunabilmiş. Eski Foça'yı, bunun dışında İzmir'i ve Antalya'yı beğeniyorum. Antakya ise, hem mimarisi hem de yemekleri açısından çok ilginç bir yer.

Bulutsuzluk Özlemi'nin tüm albümlerinin söz ve müzikleri size ait. Beste yapma ve söz yazma süreciniz nasıl? İlhama inanır ve onu bekler misiniz?

- Evet, grubun tüm albümlerinin söz ve müzikleri bana ait. Ben günlük işlerin koşturmacası içindeyken, aklıma gelen ilginç sözleri, ilginç fikirleri, hatta melodileri not ederim ve her akşam eve dönünce bu notlar üstünde çalışırım. Zaman içinde bunların içinden bir ana tema oluşturup, bu temanın sözleri ve ezgilerini, uyumlu bir şekilde bütünleştirmek için uğraşırım. Yani işin ana tema kısmı biraz, ilhamla veya yoğunlaşmakla ilişkili, ancak sonraki süreç, ince bir işçilik isteyen, yoğun bir çalışmayla gerçekleşiyor. Sonra birikiminiz doğrultusunda, müziğin olgunlaşıp, olgunlaşmadığına karar veriyorsunuz.

Sizce Türkiye'de Rock müziği son 10 yılda nasıl bir seyir izledi ve nereye doğru gidiyor? Dünyayla (Batıyla) rekabet edebilecek bir düzeyde mi?

- Biz ilk kasetimizi 18 yıl önce çıkardık. Bir yıl sonra, Hollanda'dan gelen kişiler bizle röportaj yaptı. Yani Avrupalılar kimin ne yaptığını çok iyi takip ediyor. İlk klibimizi de onlarla çektik. Ve bana, siz Türkiye'nin ilk Punk grubusunuz dediler. Ben 'Punkçı' demelerine şaşırmıştım. Sonra anladım ki, 1965 -1975 yılları arasında, Rock müzik en olgun dönemini yaşadı. Müzikte öylesine ustalaşıldı ki, Rock müziğin bütün inceliklerini barındıran bir hale geldi. Bir süre sonra bu akım karşıtını yaratıp, "müzik bu kadar elit olmamalı, önemli olan, enerji ve yaratıcılıktır" diyen 'Punkçı'lar ortaya çıktı. Bunlar, gitarı, kafasını gözünü yararak çalan gruplardı. Gerçekten şimdi bakıyorum da, o yıllarda biz de öyle çalıyormuşuz. Bize bu yüzden 'Punkçı' demişler. Sonra Heavy Metal akımı başladı ve bu akım içinden bir sürü virtüöz çıktı. Virtüöz düzeyine ulaşınca, kitlelere yeni bir şey sunmak, yeni teknikler geliştirmek de mümkün oluyor. Bu Heavy Metal döneminden sonra, reaksiyon olarak yine bir basit akım çıktı o da sanırım döneminin sonuna yaklaştı. Biz de virtüözlüğe çok önem veren bir grubuz. Doğal olarak günde 15 dakika gitar çalanla, beş saat çalışan arasında önemli farklar oluyor ve bu, kitleler tarafından hemen fark ediliyor. Örneğin biz, bu yıl, liselerden çok teklif aldık. Çünkü liseler arasında yapılan bir araştırmada, en çok beğenilen grup biz çıkmışız. Bu çok sevindirici. Bizim açımızdan yeniden gerçek Rock anlamında bir gelişme diye düşünüyorum.

Bildiğim kadarıyla bir kızınız var. Kaç yaşında? O da müziğe meraklı mı?

- Evet, Deniz, 19 yaşında. Gitar ve piyano çalıyor ama, müzikle profesyonel olarak uğraşmayı şimdilik düşünmüyor. İstanbul Üniversitesi Sinema Televizyon bölümünde okuyor, ama giysi tasarımıyla çok ilgili ve kurslarına gidiyor.

Genç sanatçılara ve mimarlara önerileriniz olacak mı?

- İster müzik, ister mimarlık olsun, gençler yaptıkları işi bir görev anlayışı içinde yapmamalılar. Mesleklerinin gerektirdiği, özgün olabilme becerisini kazanmak için, kendilerini sürekli geliştirmeliler.


"Bulutsuzluk Özlemi"nin de mimarı

Doğma büyüme Anadoluhisarlı olan Nejat Yavaşoğulları, müziğe ilkokulda mandolin çalarak başladı. Haydarpaşa Lisesi'nde gitarla tanıştı. Güzel Sanatlar Akademisi Mimarlık bölümünde okurken çeşitli gruplarla müzik çalışmalarını sürdüren Yavaşoğulları, müzik üzerinde yoğunlaşarak, Antalya Altın Portakal Şarkı Yarışması'nda en iyi şarkı ödülüne layık görüldü. 1980'li yılların başında Ferhan Şensoy Ortaoyuncular'la ve Dostlar Tiyatrosu'nda Galileo oyununa tiyatro müziği çalışmaları yaptı. 1986'da Bulutsuzluk Özlemi'ni kurdu. Bulutsuzluk Özlemi ile Türkiye'de müzik adına birçok ilke imzasını attı. Müzisyen olarak, beste ve söz yazarlığının yanında, grupta ritm gitar çalıp solistlik yapan Nejat Yavaşoğulları, Bulutsuzluk Özlemi'nin liderliğini de üstleniyor. Nejat Yavaşoğulları aktif olarak sürdürdüğü müzik yaşamının yanı sıra, halen restorasyon çalışmalarına da devam ediyor.


saygıyla...
Logged

Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

Powered by SMF 1.1.6 | SMF © 2006, Simple Machines LLC
XHTML | CSS | Aero79 design by Bloc Bu Sayfa 0.166 Saniyede 20 Sorgu ile Oluşturuldu