|
papatya
|
 |
« Yanıtla #3 : 28 Mayıs 2007 19:36:25 » |
|
"Gece olmuyor bir türlü dedi adamcağız, -cağız ekini neden kullandım bilmiyorum, paçaları ıslak ve söküktü, belki ondandır, belki de değildir! Kulaklarımda az duyar, nasıl duyuyorum böyle berrak? Cevap adamcağızın düşünce ağına takılmış bile!
-Algıda seçicilik !
Hani bilmesem neyse, eli kalem tutan herkes vuramaz kendini hayatın yokuşuna, çünkü o yokuşu çıkmak için önce bir inebilmek lazım düşlerden. Beynimde tekler arada bir, dünyamı daralıyor, ben mi çok genişledim? Cevap adamcağızdan geldi yine;
-Anlamlar değişkendir! -Görecelidir diyorsun?! -Evet.
Ellerim üşüdü, yorgana mı sığınsam şimdi, yoksa bahane mi arıyorum üstünü örtemediğim yalnızlık duygusuna. Bir bilge lazım şimdi bana, şöyle serilsin karşıma, ukala ukala konuşsun bir şeylerden, alakalı alakasız. Yok olmuyor böyle, bahane değil biliyorum, anlıyorum dünya bir beden dar geliyor. Derken adamcağız atılıyor lafa, ruhunda bilgelik var…
-Üstünü örttüğün yalnızlık sana ait değil. -Peki kimin dersin? -Omuzlarından silkele şu melekleri önce bir, azı dişini söküyorlar, hissetmiyor musun? -Onlar kötü huylu değil. -Şeytan da melektir ! diyorsun. -Sen fazlaca bilgesin. -Bak evlat, gecemin içine etmeden ya uzaklaş kaoslarını da alıp, ya da bil ki ben konuşurken sen susacaksın.
(Bu bölüm sustuğum kısım, susacaksın dedi mi, yazacaklarını da kendine saklayacaksın!!)
- - - - - - - -
Neden sonra adamcağız kaldırdı bakışlarını düşüncelerimin kuytularına, hipnotize olmuş indirdiğim umutlarıma bakınıveriyordum, alçakça. Elini attı omzuma, sanki hiçbir şey demek ister gibiydi, çok şey sustu. Ben bilgelik arıyordum, hani nerde sözler? Yer yarılsa da içine girsem şimdi. Paçaları ıslak ve sökük diye, kendi toparlanıklığımı örter sandım! On yıldır susmuş birinin çatallaşmış sesiyle irkiltti sözcüklerimi, anladım bu bilgelik zor işti. Üstelik bende bu dünyaya mı dar gelmeye başlamıştım ne !!
- Ne arıyorsun bu köprünün altında, hayatın buralardan geçtiğini mi sanıyorsun?! Yanıldın evlat. Ben bir aynayım, ne görüyorsun kendinde, sakın söyleme. Sen bende görebileceklerine hayat adını vermek sevdasında üşüyorsun, üstünü örttüğün yalnızlık sana ait değil. Şimdi aslında ne kadar dar geldiğini anlayacaksın düşünmenin bu hayata, kaybolmak istiyorsun yorgan altlarında, ellerinin üşümesi dursun diye değil, belki o eli yok edecek bir sıcaklığın hayaliyle. Nafile adımların bana kadar ulaşmış, oysa gölgeme bak, güneş yokken ne kadar da aciz. Hani nerde? göremiyorsun değil mi? Bende göremiyorum ama nerde olduğunu biliyorum. O şimdi başka bir gezegende kendi gibilerle açmıştır bir çilingir sofrası, mezesini ya dünyadan almıştır; ya da ben ona fazlasıyla meze olmuşumdur. Tozlanmıştır belki bildiklerim, ama kanma bildiğimi zannettiklerime, sana en içli hikayeyi anlattım, düşün ve yaz şimdi. Omzunun hangi tarafında kalem, hangi tarafında kağıt? Onlar hangi huylarında ki bu kadar eminsin kendinden?! Sus sonra, şimdi devam et sessizce yazmaya. Bir karakterin ana hatlarını çiz, ortalama bir sayfaya sığsın hayatı, sonra başla şekillendirmeye. Saçları karaşındır eminim, okula geç başlamış bir çocuk edasında, sancılı koridor kokularında tarıyordur saçlarını en sevdiği üç bebeğinin. Elleri miniciktir, dokunmayı öğreniyordur, hayatın üzerine en çok basılmış basamaklarına. Acının kaçıncı mevsiminde barınmayan on üçüncü ayın olabilirliğine tutunmuştur. O biliyor … Sayıyor çünkü ayak parmaklarındaki çürükleri. Boyu serpilmiştir, ne çok uzun; ne de çok kısa. Kimliksiz bir ruhun, fişlenmiş karakterini oynuyordur on sekizinde. Hüznün adını bulabilir mi yirmi beşinden evvel? Sanmam. O en iyi acıyı bilir, en iyi acıyı biler. Yaşadıklarının kronolojisini tutar an be an içinde, onlarla beslenir; ama onlarla yaşamaz asla. Yirmi beşinde hayat bitmiştir, kaçında neler göreceğini bilmenin huzurunda, kah ölümü bekler, kah yeni acılara alabanda sancak verir. Tam yol ileri … Bana kendinle gelip, beni sorma evlat. Ne sen’ler, ne ben’ler gördü bu hayat. O seni alt etmeden, sen onu alt etmeye kalkma, unutma onun senden daha çok payı var bu dünyada, sen kendi payında ancak kendi paydalarınla kavrul. Zamanı geldiğinde sus, o zaman çok şey konuşacaksın; aradıklarına da, aranıldıklarına da… Sana benden hakkısükût olsun sözcükler, zamanı geldiğinde haykırırcasına sus. Bu köprünün altından çok sular akar, ayna olduğunda, toparlanıklığını dağıtmak isteyene, dağınıklığından yarar umma. Bil ki, şu andan ne öncesi, ne de sonrası var. Oysa biliyoruz : hem önceleri, hem sonraları …
-Sence insan neden öleceğini bilerek yaşar? Ve neden tek doğar?
(Konuşmam lazımdı...)
- YALNIZLIK. - Algıda seçicilik ! Üstünü örtme üşümüşlüğünün, her ısınma bir yitmedir kendinden. Eğer ille de gideceksen, geri döneceğini de bil…………
(Gece ne çabuk oldu.)
|