|
Doink
|
 |
« : 27 Şubat 2007 13:00:32 » |
|
Kapıldım gidiyorum rock şarkılarının rüzgârına Açık Hava Tiyatrosu'nün merdivenlerini dolduranlar artık ön sıralara doğru akmışlar da, taşmak üzereler!
Son şarkı...
Nejat (Yavaşoğulları) mikrofona doğru uzatıyor çenesini, sol eli gitarının klavyesini sımsıkı kavramış...
Şarkının sözleri geliyor ardından.
"Sözlerimi geri alamam / Yazdığımı yeniden yazamam"
Herkes bir ağızdan söylemeye başlıyor: "Çaldığımı baştan çalamam..."
Ve... İşte o söz...
O söz Açık Hava Tiyatrosu'nu dalgalandırıyor.
"Bir daha geri dönemem."
Müzik ne müthiş bir şey!
İyi şarkı sözü nasıl da bir cerrah gibi insanın içindeki tümörü (bir anlığına da olsa) çıkartıp temizliyor!
İyi şarkı sözü nasıl da bazen dağlıyor insanı, bazen de okşuyor!..
"Akıyorsa gözyaşım hiç kurumasın
Coşup seven gönlümse durmasın
Dost bildik anılarım çağırmasın
Bir daha geri dönemem".
Yerimde donup kalıyorum ama içim kıpır kıpır.
Saatlerdir İstanbul'u esir alan ağır nem çekip gidiyor ve yerini tatlı bir rüzgâra bırakıyor sanki...
Bulutsuzluk Özlemi'nin konserindeyim. (Aslında o akşam hiç gideceğim yoktu konsere şuna buna, iyi ki Nejat ısrarla çağırmış!)
Farklı bir konser bu!
Önde Bulutsuzluk Özlemi, arkada onlara eşlik eden bir senfoni orkestrası.
Çok sevilen "Sözlerimi Geri Alamam" adlı şarkısını çalıyor topluluk. Ama yaylılar ve nefeslilerin gürül gürül eşliğiyle...
Şarkı devam ediyor.
"Hiçbir kere hayat bayram olmadı
Ya da her nefes alışımız bayramdı
Bir umuttu yaşatan insanı
Aldım elime sazımı.
Yine aşınca çayın suyu boyunu
Belki yeniden karşıma çıkacaksın
Göz göze durup bakınca göreceğiz
Neyiz? Ve Nerelerdeyiz? Bilemiyoruz şimdi."
Konser çıkışı Maçka Parkı'nın karanlığından
geçiyorum önce, sonra Teşvikiye'nin "mahalle barı" Touchdown'ın kalabalığının arasından tanıdıklara selam verip sıyrılıyorum.
Kafamda aynı şarkı dönüp duruyor.
Yürürken kendimi bir kamyonetin kasasında hayal ediyorum:
Bir yandan yol alıp bir yandan da çalıp söylüyormuşum:
"Dost bildik anılarım çağırmasın / bir daha geri dönemeeeem..."
Hep böyle olmuştur; kendimi bildim bileli, rock şarkıları karşısında çaresiz kalmışımdır.
Bilirim, öyle anlar olur ki bütün diller tutulur, sadece iyi bir şarkı konuşup anlatabilir... (Belki bu yüzden hemcinslerimin biraz da erkeksi rekabetin etkisiyle, kıytırık bir çalgıcı oğlanın peşinde geçmişini silmeyi ve perişan olmayı göze alan kadınları eleştirip burun kıvırmalarına güler geçerim. Oğlan o kadın için bir "şarkı" yapmıştır; komik, kötü, uyduruk ama bir şarkı işte...)
Rock şarkıları denilince, orada dururum.
Orada başka ne iş, ne bağlantı varsa, hepsi gözümde anlamsız olup çıkar.
İtiraf edeyim ki... Kendi halinde çalıp söyleyen bir
adam olsam, yeter. İstemem, eksik olsun yazıp çizmek!
Teşvikiye Cafe'de oturup bir çay içerek soluklanıyorum.
Gece caddeyi tenhalaşırmış. Neredeyse melankolik bir atmosfer sanyor bütün semti yavaş yavaş...
Sonra arabama biniyor ve kontağı açarken diskçalara dokunuyorum. Bir haftadır Tea Party grubuna taktım. (Hep çok sevmişimdir bu Kanadalı grubu.)
Eski albümleri Triptych'in "These Living Arms" adlı parçasını ayarlıyorum. (10. Şarkı.)
Camları kapatıyorum, ses düğmesini köklüyorum ve gaza basıp İstanbul'un içinden "deler" gibi geçiyorum.
Şarkının müziğini ve vokaldeki muhteşem güzelliği anlatmak imkânsız.
En iyisi sözlerinden küçücük bir bölüm aktarmak.
"Şu feleğin çemberi ne gülünç değil mi?
Her dönüşünde kendimi oyuna getirilmiş hissediyorum
Ama bu aşk var ya üzerimizde dolanıp duran aşk..
Sabır sevgilim
Sabır biraz...
Her şey iyi olacak."
|