|
tsira
|
 |
« Yanıtla #18 : 04 Haziran 2007 01:45:11 » |
|
Grup Yorumun Kazım Koyuncu için kaleme aldığı bir mektubu paylaşmak istedim.... ***** düşlerin bizimle
"benim de hayata karşı söyleyecek şeylerim var." diyordun seninle yaptığımız röportajda ve o kocaman düşlerini anlatıyordun bize.
hayata, devrimci bakıyordun. duruşun devrimciydi hayatın karşısında.
"eh be güzel kardeşim, hayata karşı söyleyeceklerini hep söyledin zaten duruşunla!" diyemedik. sustuk ve dinledik yine de seni.
yüreğini kimin yanına koyduysan oradasındır. yüreğin bizim yanımızdaydı, halkların. bugün, gittin. dilinde güzel sözlerle. "devrimcilik"ti o söz. " düşmedim yani... bir devrimci gibi duruyorum..." değiştirmek istiyordun son günlerinde bile. değiştirmek ve üretmek... yeni bir albüm hayaliyle doluydun. yaşamak gerekiyordu bunun için. "yaşarsam yaparım." diyordun, "ya da yaparsam yaşarım..."
kendi derdine düşmeden birilerinin derdini taşıyordun omzunda. o yoksulların derdini, dili yasaklanan insanların derdini, açların derdini… bunları düşünüyordun. ve düşler kuruyordun hayata dair. "hep güzel olmasını istedim hayatın, müzisyen oldum, devrimci oldum ama onlar bile bana yetmedi..." "iyi bir bilimadamının da devrimci olması gerekiyor. hayatı yönlendiren, etkileyen, değiştiren insanların devrimci olması lazım, sistemin bir parçası değil."
bu telaş niye kazım? "bir şey ürettim ben, üç beş kişilik değil, sevgi denen şey herhalde." diyordun. doyduk sevgine, yüreğinin bereketinde...
hayata karşı duruşun devrimciydi, biliyorduk. bu yüzden sevdik seni. bunu çok rahat ifade edebiliyorduk, vicdanın ve erdemin bize öğrettiği dilden. bugün gördük ki, ölüme karşı duruşun da devrimciydi. bugün son kez çıktın sahneye harbiye'de ve o sımsıcak bakan gözlerin kapalıydı sadece... sahne, hayat saldırısını en fazla hissettiğin ve güvendiğin yerdi senin, o yüzden gönlümüz rahattı ve tutuyorduk gözyaşlarımızı sen orada öylece yatarken. çünkü senin dilince, "sahnede hesap kitap yoktu. orada ömür mömür, uzun kısa mısa... her neyse işte."
yine sahne ve yine sen...
muhteşemdiniz!..
"hayat adaletsizdir." diyorduk senin son veda konserinin ardından yazdığımız yazıda. "hayat adaletsizdir ve umudunu yitirenleri acımadan siler atar." öyle de oldu kazım. umudunu yitirenler, diz çökerken hayatın karşısında, sen en delisinden bir karadeniz dalgası gibi çarpıp geçtin yüreğimizin kıyılarına. dilinde umutlu şarkılarla...
"hayat biter." diyordun, "önemli olan yaşarken neyin bittiği." senin o güzel günlere olan umudun hiç bitmedi. gözlerinde umudun yitip gittiğini görmedik hiç. sen bizi sevdin, biz seni. ama hesapsız sevdik birbirimizi. hepsi o kadar...
hayal edebilir miydin bu kadarını acaba bilmiyorum? harbiye'de senin için yaptığımız veda töreninden bahsediyorum. sen yine aceleciydin ve sabırsız gidiyordun, en önde. binlerce kişi senin "ölümsüz" olduğunu haykırıyordu. bizim insanlarımız... ülkemizin yüreği sevgi dolu insanları, senin dostların... bütün pisliklere, açlığa, sömürüye, zulme karşı "yaşasın halkların kardeşliği" diyorlardı. senin kurduğun düşler, sadece bugün için orada binlerce yürekte atıyordu ama yarın on binlerce yüreği de katarak çoğalacaktı düşlerimiz. için rahattı bu yüzden, buna eminiz.
ve sen bunu bilerek gidiyordun anadolu topraklarına doğru... oradaki sevdiklerini fazla bekletmeden. biz kardeşiz seninle... seni uğurlamaya gelmişti kardeşlerin. laz'ı, kürt'ü, türk'ü, çerkes'i, arap'ıyla binlerce kişi. sana lazca veda etti kardeşlerin, kürtçe, türkçe, gürcüce... hep bir ağızdan öfkeyle haykırıyor, hesap soruyorlardı. hayal edebilir miydin bunları, hadi söyle?
ne zaman konserine gelsek, sen sahneden yüreğimizi deli dalgalar gibi döverdin. bugün de tıpkı öyle deli dalgalar gibi aktık yollara, sıkılı yumruklarımızla harbiye'den taksim'e...
yasaklı meydandı taksim. yıllarca kanımızla suladık da taksim'i, yine de onlara bırakmadık, bilirsin. ne kadar yasaklasalar da taksim'i, "gireceğiz" deriz, dilimizde türkülerle, sıkılı yumruklarımızla. işte bugün de seninle girdik taksim meydanı'na. devrimciler bir kez daha girdi taksim'e ama bu kez seninle!... sahnedeki kadar özgürdük. sokaklar bizimdi. caddeler, yollar.... seninle özgürleşiyordu bu sefer. hayalini kurabilir miydin bunların? n'olur söyle!
sen bu kısacık 33 yılın her saniyesini hakederek yaşadın. bu yüzden sızlanan şarkılarla değil, umutlu şarkılarla andık ve son bir kez kucakladık seni devrimci coşkumuzla. tulum ağladı biraz, yalanı yok... bazen de biz tulumu yalnız bırakmadık. yüreğe laf geçiremediğimizdendi, bağışla...
seni anarken, arkandan süslü püslü laflar etmedik. gözlerindeki sahte duyguları gizlemek isteyenler gibi siyah güneş gözlükleri takmadık. sahte gözyaşları dökmedik. dökülen gözyaşlarımız, gerçek bir hüznün acısını akıtıyordu içimize.
rengarenk giysilerimiz ve rengarenk düşlerimizle oradaydık. konserine gelir gibi ... sadakatle, vefayla seni dinliyorduk. sen sahnede son bir kez dido nana'yı söylüyordun. ardından "ne büyük bir şarkıcıydı, ama kansere yenik düştü." diyenler oldu. laf! sen yenik değildin ki... sarıp sarmaladık seni binlerce kişi. çünkü bizimdin, seni onlara vermedik!...
"onlar..." yani o şatafat içinde yaşayanlar, o sahtekarlar, ikiyüzlüler, halka sırtını dönenler, iyi gün dostu olanlar... nasıl da yabancıydılar sana. sen bizimdin, çünkü seni nasırlı eller alkışladı sahnede. kendi dilinden türküler söyledi seninle. umut doldu yürekler.
dostlar kötü günde belli olur. acı ise ancak paylaşılınca hafifler. dostlar, derdini dökebiliyorsan dosttur. dost, yaranı sarıyorsa dostundur. ve yaralar, sarılırsa iyileşir.
biz, dosttuk. dosttuk çünkü seninle o yoksul sofralara çok diz kırdık. kardeş sofralarına. hesapsız kitapsız geldin ne zaman çağırsak. sahnenin önünde kan ter içinde horon tepen devrimin çocukları seni niye seviyorlardı biliyor musun? "bizimle" olduğun için, "bizim" olduğun için.
biz, halkız... sen de bizden biriydin işte. halkların kültürünü yansıtıyordun sanatına. cesurca, inatla. kendi dilince söyledin şarkılarını, korkusuzca. hislerimizi anlayabildiğin için anlatabildin zaten. bir sanatçıyı, halkın sanatçısı yapan şey budur. acıyı hissedemeyen bunun sanatını da yapamaz. yapsa da sanat olmaz. seni diğerlerinden farklı kılan da buydu işte. sana yüreğimizin kapılarını açan da buydu. gördün, hissettin ve yaptın. bunca rezilliğin, kepazeliğin, alçaklıkların, yozluğun ortasında birisi çıkıyordu hesapsız, kitapsız ve deli bir horona duruyordu. "heey!" diyordu. "koca dünya, duy benim de sesimi. karadeniz'in kıpır kıpır coşkusuyla sesleniyorum sana, bir gün göreceğiz o güzel günleri!" "neden bizimdin?" sorusuna cevap olacak o kadar çok şey var ki hangisini anlatsak? hangi sözcüklere sığdırsak?
gün geldi bir tabak yemeği, gün geldi aynı sahneyi paylaştık. yanına davetsiz sokulduk. yeri geldi güldük ve yeri geldi aynı şeye kederlendik. günü geldi zor günümüzde omzumuza dokunan dost eliydin. 1 nisan'da kurumumuzu basıp talan edenlere karşı bizim yanımızdaydın. gözaltından çıktığımızda, yorgun ve hırpalanmış bedenimizi kucaklarken gördük seni. geçmiş olsun diyen gülen gözlerini...
felluce'yi kan götürürken, felluce halkı amerikan bombaları altında katledilirken, düzenlediğimiz konserde ciğerlerin sökülürcesine öksürürken gördük seni. korktuk ve ilk o zaman öğrendik hastalığını. daha da ötesi sen hastalığını henüz öğrenmiştin. bunun şaşkınlığı vardı sende. ama konsere gelmekte hiç tereddüt yaşamadın. kendi derdine düşüp konseri iptal etmek şöyle dursun, özellikle gelmek istemiştin. coşkundan hiç bir şey kaybetmemiş, sahnede hiçbir şey belli etmemiştin. çünkü kaybedecek zaman yoktu. söyleyecek o kadar çok şarkı vardı ki, deli coşkumuza, hüznümüze, acılarımıza, aşklarımıza dair. "vay be..." dedik. o günden bugüne... "vay be!" diyor insan, "vay be..." "üç gün fazla yaşayacağım diye kendimi rezil edemem." dediğini duyduğumuzda dedik "vay be!"... "kanserden korkmuyorum." dediğini duyduğumuzda dedik "vay be!"...
bu "vay be..."yi altı ay boyunca söylettin ya bize, aşkolsun sana kazım...
işte, halkların kardeşliği için çarpan yüreğin durdu bugün. yoksun... vay be!...
seni onlar anlamaz. seni ancak biz anlarız. seni anlayamadıkları gibi, anlatamazlar da. anlatsalar yalan söylerler. yürek taşımaz onlar göğüs kafeslerinde. bu yüzden sevmeyi de bilmezler, kederi de. bugünlerde sol göğsümüz çok sızladı kazım. sol göğsümüzde o kadar çok fotoğraf taşıdık ki... çok uğurladık sevdiklerimizi, bir düğüne gider gibi, türkülerle...
bugün cenaze töreninde bize dönen kameralar, seni niye bu kadar çok sevdiğimizi anlatmayacaklar o ekranlardan. hesap soracağımızı, yüzlerine haykırdığımızı söyleyemeyecekler. çünkü onlar yalanlardan kurulu sahte dünyalarında yaşıyorlar. çünkü onları senin katillerin besliyor. yalanlar söylesinler diye. kilometrelerce yürüdük senin ardından. yavaş, sakin, öfkeli... alkışlarla yürüdük, zılgıtlarla. bir de panik halde koşanlar vardı, robocoplarıyla, coplarıyla, gaz bombalarıyla, silahlarıyla. tahmin edebilir miydin bu kadarını? doğruyu söyle n'olursun?
senden korktular kazım. senden, sevenlerinden, ve halkından. öfkemizden korktular ve sana duyduğumuz sevgiden. tıpkı nazım'ın dediği gibi, "korkuyorlar sevmekten".
hep korktular zaten türkülerimizden... bugün bir kez daha gördük yüzlerinde korkuyu.
bugün, acılı yüreğimizde sana da bir yer açtık. şimdi alıp başını gidiyorsun, seni doyuran ve büyüten toprağa, karadeniz'e. ama biz burada veda etmeyeceğiz sana. seninle birlikte uçacağız masmavi göklerden karadeniz'e doğru. son yolculuğu birlikte yapacağız. bir sigara yakacağız hopa'ya varınca. ve bütün kederlerimizi dökeceğiz karadeniz'in lacivert sularına. ve seni kendi ellerimizle emanet edeceğiz toprağa. toprak vefalıdır. emanetimizi kıskançlıkla saklayacak, biliyoruz. ve karadeniz senin kulağına hiç söylenmemiş türküleri söyleyecek. ve "güzel günler" geldiğinde deli bir horon tutacağız birlikte. karadeniz'den, ege'den, sarp yamaçlı dağlardan gelip, halkların kardeşlik halayında buluşacağız yine.
rahat uyu ve bizi merak etme sakın, türkülerimiz hiç susmayacak. bugün seni uğurlayan binlerce kişinin bir bildiği vardı ki haykırıyorlardı: "türküler susmaz, horonlar sürer".
ölüm, seni aldı aramızdan. ne olursa olsun, kalleştir ölümün adı. bu kez de, seni çok gördü bize. ölmek, bir sonuçtur yine de. önemli olan o hayatı nasıl yaşadığıdır insanın. senin gibi hızlı, senin gibi dolu dolu yaşayıp "üstü kalsın" dercesine gidebilmek, kocaman yüreklilerin harcıdır.
seni kalbimizin en derin yerine uğurluyoruz, kocaman yürekli dostumuz.
denizin çocuğu, güle güle...
gökyüzü kadar kocaman, karadeniz gibi deli ve durulmayan düşlerini büyütmek, "sırtı lacivert hamsilerin ve mısır ekmeğinin zaferi için", boynumuzun borcu olsun.
hayat, omuzlarımıza senin de düşlerini yükledi. taşımayana yuh olsun!
dostlukla....
|